Balığa ne konulur ?

Beyza

New member
“Balığa Ne Konulur?”—Bir Hikâyenin İçinden Geçen Lezzet

Selam dostlar,

Uzun zamandır yazmıyordum ama geçen hafta sonu yaşadığım o küçük sahil kasabası anısı içimde öyle bir yer etti ki, anlatmadan duramadım. Hepimizin bildiği o klasik forum sorusu var ya—“Balığa ne konulur?”—benim için bu sefer sadece bir tarif değil, bir yolculuk, bir yüzleşme, hatta bir yeniden bağ kurma hikâyesine dönüştü.

Küçük Sahil, Büyük Sessizlik

O sabah deniz, kıştan kalma bir hüzün gibi ağırdı. Sis, kayalıkların ucunda asılı duruyor, martılar bile sessizce süzülüyordu. Eski bir ahşap iskelede oturuyordum. Yanımda iki kişi: çocukluk arkadaşım Arda ve ablam Sedef. Yıllardır üçümüzün bir araya geldiği nadir anlardan biriydi. Birimiz hayatı planlayan, diğeri hisleriyle yön bulan, ben ise ikisinin arasında sıkışıp kalan biriydim.

Balık tutmaya niyetliydik ama aslında hepimiz başka bir şeyi “yakalamak” istiyorduk: Belki geçmişte kaybolan bir sıcaklığı, belki de kendimizi.

Arda’nın elinde oltalar, düzenli dizilmiş yem kutuları, küçük bir defter vardı. “Her şey planlı olmalı,” derdi her zamanki gibi. Sedef ise elinde termosta çay, dizinin üstünde bir battaniye, gözlerinde o her şeyi saran empatiyle bize bakıyordu: “Balık da hisseder, biliyor musun? Sabırla beklersen gelir.”

O an fark ettim ki aslında “balığa ne konulur?” sorusu, iki zıt dünyanın arasındaki köprüyü kuruyordu: biri stratejinin, diğeri sezginin sesi.

Arda’nın Düzeni, Sedef’in Sessizliği

Arda oltasını hazırlarken ciddiydi.

“Bak,” dedi, “doğru yem seçimi şart. Sardalya derin su için, solucan tatlı su için. Kokuyu dengelemezsen boşuna beklersin.”

Ben başımı salladım, ama gözüm Sedef’teydi.

O sadece denize bakıyordu. “Arda,” dedi usulca, “balık bazen karnı tok olduğu için değil, merak ettiği için gelir. Bunu hesaplayamazsın.”

Arda gülümsedi. “Yani sen diyorsun ki, balığı kandırmak değil, ikna etmek gerek?”

“Belki de anlamak,” dedi Sedef, “ona yaklaşmak.”

İşte o an içimde bir şey kıpırdadı. Sanki bu diyalog sadece balıkla ilgili değildi; ilişkilerle, iletişimle, hatta insanın kendisiyleydi. Erkeklerin dünyası çoğu zaman ölçülebilir sonuçlara, kontrol edilebilir değişkenlere dayanır. Kadınlarınki ise akışa, sezgiye, bağa. Ama deniz her ikisini de ister: hem sabır hem his.

Denizin Öğrettiği Denge

İlk saat geçti, hiçbir şey yakalayamadık. Arda plan defterini karıştırıp strateji değiştirdi: “Rüzgâr kuzeye dönüyor, yemi derine indirelim.”

Sedef ise aynı noktaya, aynı sabırla yem attı.

Ben aralarında gidip geliyordum; bir yandan Arda’nın analizine, bir yandan Sedef’in sakinliğine tutunuyordum.

Sonra aniden, Sedef’in oltası gerildi.

Bir balık… küçük ama canlı, ışığıyla suyun içini yırtıyordu. Arda şaşkınlıkla baktı.

“Nasıl yaptın?” dedi.

Sedef gülümsedi: “Sadece bekledim. Ama inanarak.”

O an anladım ki “balığa ne konulur?” sorusunun cevabı, aslında “içine ne koyduğundur.” Sabır mı? Niyet mi? Yoksa sevgi mi? Yemin kokusundan çok, atan kalbin ritmi bazen fark yaratır.

Anlamın Derinliği: Yem Değil, Ruhun Dengesidir

Balığa konulacak şey sadece fiziksel bir yem değildir. Bazen anılar, bazen umut, bazen bir özürdür.

Sedef’in balığı suya bırakırken söylediği cümle hâlâ kulağımda: “Tutmak değil, dokunmak yeter bazen.”

Arda başını öne eğdi. “Ben hep kazanmaya çalıştım, oysa belki de anlamaya çalışmalıydım.”

Belki de erkeklerin “nasıl başarırım?” sorusu ile kadınların “nasıl hissederim?” arayışı, aynı dalganın iki yönüydü.

Bir taraf çözüm odaklı, diğer taraf ilişki odaklı. Ama ikisi birleşince denge doğuyordu—tıpkı denizin yüzeyinde güneşin yansıması gibi.

Geçmişin Gölgesinde Bir Akşam

Gün batarken, üçümüz sessizce denizi izledik.

Arda’nın defteri kapanmış, Sedef’in termosundaki çay soğumuştu.

Oltalar suyun yüzeyinde hareketsizdi ama içimizde bir şeyler kıpır kıpırdı.

Bir kelimenin, bir jestin, bir bakışın “yem” kadar etkili olabileceğini anlamıştık.

O an Arda, defterinin kenarına şunu yazdı:

> “Balığa değil, kalbe ne konulur onu öğreniyorum.”

Sedef, hafifçe başını eğdi.

“Deniz gibi ol,” dedi bana, “dalgalarınla bile sevebilen biri ol.”

Forumun Ruhu: Soru Değil, Hikâye Paylaşmak

Şimdi bu satırları size yazarken fark ediyorum ki, forum dediğimiz şey de bir tür deniz aslında. Herkes oltasını bir kelimeyle, bir anıyla, bir duyguyla atıyor. Kimi teknik bilgi paylaşıyor, kimi içinden geçenleri. Ama hepimiz, bir şeyin peşindeyiz: anlaşılmak.

“Balığa ne konulur?” başlığı altında yüzlerce cevap olabilir—ekmek, solucan, midye, mısır… Ama bence asıl cevap şudur:

> “Ne koyarsan koy, elinle değil kalbinle at.”

Belki de o yüzden bazıları balık tutamaz ama huzur bulur, bazılarıysa kovasını doldurur ama içi bomboş kalır.

Sizce de öyle değil mi dostlar?

Belki de her oltanın ucunda bir dilek vardır. Belki de deniz, sabrımızın aynasıdır.

Belki de sormamız gereken soru artık şu:

> “Balığa ne konulur?” değil,

> “Biz o yeme hangi niyetimizi koyuyoruz?”

Son Söz: Denizin Kalbine Bırakılan Dua

O gün bir balık, üç kalp ve bir deniz aynı hikâyede buluştu.

Arda mantığıyla, Sedef duygusuyla, ben ise aradaki köprüyle o günü kapattık.

Dönüş yolunda sessizdik ama içimizde tatlı bir huzur vardı. Çünkü sonunda hepimiz şunu anlamıştık:

Hayatta da, denizde de, “yakalamak” için değil “anlamak” için sabretmelisin.

Ve bazen en doğru yem, sadece saf bir niyettir.

Evet dostlar, şimdi sıra sizde.

Sizce “balığa ne konulur?”

Bir parça ekmek mi, bir parça umut mu?